Kayıtlar

yeni ay

yeni ay kadar parlaksın gök yüzümde yer yüzümde sokak arasında tutamadığım resim kadar bulutların olasım var apartmanların ve kalaba şehrin durmazlığından sıyrılıp asılasım var hilal gözlerinden alaca karanlığın gölgeleri önümden hızlıca kaçışırken maviliğin solmadan belki bir sonrasına hep sonra soluk

sevgiliye

karanlığımdan geçen deniz ol kucaklayayım seni gizlice ellerim topragında düşlerim soğunda hapis ben burada kaç çizik yer alacak bu ebem kuşağında belir siz geldiğim gün gidilenlere eşitmiş esince anladım bildiklerim sana dairmiş dönünce çözüldüm git dememeliydin gidince sende kaldım hadi bir kez daha geç karanlığımdan gizli giz li

aralık

aralık dedin, yüreğim aralık sana ya da aralık başı geleceğim aralandığnda bu karanlık aradım arsızdı aylar arasızdı bekleyiş ağrılarımız vardı ardın sıra gelen her aralık başı ardından geldi başka bir ocak sen, başka bir bahara kaldın

vakit tamam

Resim
iki ayımız var sevgilim 34ünü ayrılığa verdik gözlerin buğulu gözlerin uzak gözlerimde çöl yeli bu titreme, bu ah ben değil imgen üşütüyor parmak uçlarımı deştikçe yarayı kan sıcak gidişin sıcak yanağında açan yaşlar soğuktu sevgilim son öpüşümde gözlerin kaç ayımız kaldı iki ay sonra?

vazgeçtim bu ömürden

henüz bahar gelmemişti, sen geldin, henüz bahar gelmemişti, sen gittin gelseydi, kalır mıydım yarından önce bir yerlerde sen merdiven aralığı, kapı kilidi, salon sehbası, lavabo kenarı, her yandan bir parça özlem çarptı yüzüme bilemedim hangi yolculuğun varmazlığı aldı düşlerimizi ömürlük değilmiş bu bahar zamanı gelen sen yapıştığın anlara, yapmıştın yalanlara yok değil, henüz doğrulanmayan bir doğruydu iki artı, beş eksi düne eşitlenen belki başka gelmeyecek bahara bırakmalı masalsılığını... ben vazgeçtim

balmumuna sevdalı

bu akşam, ellerim klavyeye yenik düşmek istedi, düşmek istedi uzaklardan, rayların uzağına, bugünden düne... bu akşam tek tek umutları paketlemek istedim, bozulmazlar belki, birer birer söndükçe gece. bir kenarından tutmuş ölüm, diğer yanından ayrılıklar, habire söylüyorlar bir ağıt, beyazlara bürünmüş güneşe. yok değil bu dört kol beni sarmalayan, değil henüz , değil toprağın baharda gidişi göğe balmumundan yarınlar bekliyordu dünü, ben mi ısındım yoksa sen mi güneş oldun? dün geleceğim yarın gelmiştim şimdi? ellerim klavyeye yenik düşüyor...

öncüsü don kişot olanın

Bu sefer bir roman değil, ama romansever olup, bu işin biraz da perde arkasını hem tarihsel hem de kuramsal açıdan merak eden herkesin okuması gereken bir yapıtı tanıtmak istiyorum. Söz konusu kitapla ilgili bir ödev yazmış olduğumdan daha yakından bakma mecburiyetim vardı, ancak zorunlu olarak okuduğum en keyifli kitaplardan olduğunu, zaman zaman nefesimi tutarak okuduğumu hemen başında belirtme ihtiyacını hissediyorum. Üstelik bu tanıtımımla, benim gibi bu eserle ilgili bir makale yazması gerekenlere az da olsa bir ışık tutmuş olmayı umuyorum. Edebiyat kuramları üzerine yazılmış eserlerin özetinin yazılması, keza incelenmesi zor ve zaman alır, ve aslında bir anlamda da sıkıcıdır, ama Jale Parla’nın “Don Kişot’tan Bugüne Roman”ını bu kapsamın dışında tutmak gerekiyor. Baştan sona büyük bir heyecanla yazıldığı belli olan ve bu heyecanını okuyucusuna da taşımayı bilen ender kuramsal kitaplardan olduğunu belirtmem gerek. Eser boyunca irdelediği kuramsal kavramlar dilin akıcılığına a...

"ben aranıyor" ya da "ben ve gül"

pazarkaya'nın 2002'de yayınladığı romanının türkçe adı "ben aranıyor", eser yine kendisi tarafından almanca'ya çevrilmiş, ya da "yeniden yazılmış" demeli, çünkü kendisinin de söylediği üzere bazı yerlerini değiştirmek zorunda kalmış. ve bu sefer de adı "ben ve gül" olmuş. türkçe adında arayış ön planda iken, almanca adında neden gül kavramı öne çıkmış acaba? pazarkaya alman-türk yazınının önde gelen isimlerinden. her ne kadar kendisi bu alanda anılmak istemese de göçmen edebiyatı deyince ilk akla gelen isimlerden biri. 1958 yılında okumak için için gittiği almanya'da yazmaya başlıyor. ve ister istemez, oradaki işçilerin de sorunundan söz ediyor eserlerinde, yani bir anlamda, istemese de dahil oluyor. "ben aranıyor"da da durum böyle. okumak için almanya'ya gitmiş, okul bitince de orada kalmış, evlenmiş ve ancak uzun yıllar sonra, tam da askeri darbe öncesi, karışık bir durumda olan vatanına askerlik hizmetini geç de olsa yapm...

beyaz

güzel gözlerin vardı, zeytin renginde, ara ara bal rengine karışan harelerle bezenmiş, ortasına doğru koyulaşan, toprağın yağmur sonrası koyuluğuna karışan, yılların yaşanmışlığını cesurca taşıyan. uzun kaşlarının sarmalında saklanan kimi zaman, ürkek küçük bir çocuk mahçupluğunda, ya da muzırlığında ... saklandığını dahi saklayan bir hareketle başını geriye atardın, sevecenlikle yüzünden kaldırdığımda o uzun kaşları. istemem derdi o başın hareketi, görmeni istemem kırılganlığımı, küçük çocuk sokulganlığımı.. ve kızdın mı, aynı sarmalların gücüyle şimşekler çaktıran kahverengi bir sonsuzluktu yüzünü güzelleştiren. alabildiğine derin... güldün mü, o derinliklerden bir ışıltı sarardı yaşamı. anlardım. seyrelmiş saçının güçsüzlüğündeydi yüreğim, o bir kaç parça telleri ilk kez tıraş ettiğimde. sarmalların beyazlığına kavuşmuş bir kaç tel saç. umutlarımmış meğer tıraş makinasının dişleri arasında kırptığım birer birer... başın üşür mü hala? almadın giderken yün bereni, kaç ay sakladım,...

karanlığı anlatmak

koca bir boşluk büyütüyor içinde, beyninin karanlık dehlizlerini arşınlayıp yara almadan içindeki sıkıntıyı kemiren bir boşluk . gece vakti olunca kaplıyor her yanını, pandora'nın kutusunu kırmızıya boyayacak kadar kaplıyor geceye dahi sezdirmeden. beyin damarları arasındaki küçük kuytularda gizlenerek yaşamın tüm sırlarını ifşa ediyor orpheus'a. sağ yanındaki dünyadan tatlı bir esinti salına salına geziniyor sol yanındaki dünyaya. ulaksız kalmış bii elçi, sessiz kalmış bir ses sarıyor her yanını, haberleri taşımak için nehir dünyasına. uzak kalmış bir ağıt anımsatıyor geçmişi, ak sakalından tek tek düşmüş bulutlar çiziyor yolunu. bulutsuz şehrin babasız fahişelerinde saklıdır çocukluk masalları. koca bir yalan büyütüyor içinde. büyüdükçe yaşamı içine hapseden bir karanlık. ufukta ayrılık var, dönüp bakma sakın eurydike'ye! dönüp bakma içindeki kalabalığa! sabah olunca yitiriyor tüm belleğini, yok oluyor karanlık, gizleniyor boşluk.

sokak kenarında

Resim
zamanın yitmişliğindeydi günler. bilmeden evvel sonbaharı, bilmeden evvel nasırlaşan yaraları beklemekti tek umar yalanı, geceden önce, fırtınadan sonra, rastgele bir sokak kenarında belki de hiçe saymaktı bugünü, dünü beklememekti tek umar yarını hiç var olmamışçasına yaşanmamış kalmalıydı hayat, tüketildikten çok sonra ya da kırıntılarını biriktirmek gerekti yoksunluğun eklenmeliydi kırışıklardaki anların sıcaklığı ve dikişleri atmalıydı yalnızlığın gitmeden evvel

yazın bittiği yer

soğumaya başlamıştı artık. sonbahar kuru yaprakları ve kah esen soğuk rüzgarları, kah yağan yağmurlarıyla ve yazın henüz bitmediğini, yanılıyorsunuz der gibi bir şey olmamışçasına açan güneşiyle çepe çevre sarmıştı yaşamını. sevmiyordu kışı, çamurlu sokakları, kalın paltoları, üşüyen elleri, gri günleri ... içinden bir ses kaç git diyordu, güneşli bir ülkeye al başını git! herşeyi bırak ve git! sonra düşünü kuruyordu soğuk kışların olmadığı bir yaşama alışmanın, yünlü kazakların güveler tarafından yendiği dolapların. aynı ses ona yıllar geçtikçe, korkak da der olmuştu. sıcak su termosunu kapatırken duyduğu ses kadar detone bir sesti bu. zaman geçtikçe bu sese aldırıış etmemeyi de öğrenir olmuştu. evet ya, zaman geçiyordu işte, bir şeyler yapmalıydı artık. kalktı pencereyi kapadı, soğumuştu içerisi. yarın kombiyi kış ayarına getirmeliydi.

günter grass ve "soğanı soymak"

radikal kitap'ta ilk tanıtımını okuduğumda bir hayli heyecanlanmıştım. goethe enstitüsü'nün kütüphanesi'nde görünce de hemen el koymuştum. grass'ın yazın dünyasındaki yeriyle ve bu yıl ders programıma almak istediğimden değil sadece, bu kitabıyla edebiyat dünyasını karıştırmış ve kendi hakkındaki tüm görüşleri topyekûn altüst etmiş olmasından da kaynaklanıyordu heyecanım. gençliğini olağanca çıplaklığıyla ele alıyor ve Hitler gençlerinden biri olduğunu, hatta 17 yaşında ss sathında savaştığını bile itiraf ediyor bu kitabıyla. dilindeki sarkazmın derecesi, kendisini yargıladığını zaten belirliyor ki, o da zaten bunu saklamıyor. her ne kadar gençliğin verdiği ateş, bir yerlere ait olma ihtiyacı ve bilgisizlik gibi gerekçelerini sıralasa da, dönüp tüm bu gerekçelerini alaşağı edip bunların bir özür olamayacağını da ifade ediyor ve bir anlamda başkalarından evvel kendini sorguluyor ve yargılıyor. kuru itiraflar silsilesi de değil bunlar, yukarıda da söylediğim gibi, grass...

rüzgar esiyordu ve soğuktu

üşümüştü. titrek bir şekilde durmuş köşede izliyordu yağmuru. suçlu gibi, kimselere görünmeden. hakkı yokmuş da zorla kendini orada var ediyor gibi. yazın son günleriydi, ya da sonbaharın ilk günleri. ne fark ederdi, soğuktu ve üşüyordu ruhu. elleri cebinde sıcak günlerin düşünü kuruyordu kimselere söylemeden. bir yerden ağlama sesleri bölüyordu yeri döven suyun ötesinde. duyuyordu. biliyordu, susuyordu. susmak, susamak... sumak renginde sunaklarda sunulumuş bir ölümlünün son çığlığıydı geceye karışan, yağmur altında. üzerinde delik deşik bir mont, geçmiş zamanların hesabını veriyordu yağmura. suçunu bilip susuyordu hala. ayağında ayakkabı niyetine sarılmış çaputlar bir kaç günlük çamura dayanamamış serçe parmağını aşikar ediyor, bir parça daha üşümesine sebep oluyordu. yorgundu, köşeler ısıtmıyordu. az önce tv satan bir mağazanın vitrininden görmüştü, yarın hava açacaktı....

yaban kasaba

yaban kaldı bu şehir . varmadan çok önce terk ettiğimiz yalanların kısa aralıklarına tekabül eden bir durak. sigara dumanında yiten bir kalabalığa takılıyor gözün. yorgunluk almış güneşten yanık isimsiz yüzleri. yaban kalıyor sesin hiç çınlamadığı sokaklarda, vitrinlerdeki yansıman şaşıyor sana, bakıyorsun saydamlaşmadan gece. bir yerlerden kahkahalar yaşama tanık kılıyor seni, kaçıyorsun. hep başka bir yaban şehir kuşatıyor yalnızlığını ki biliyorsun zaten beyhude bu bekleyiş. belki yarın elin varmadığı, dilin görmediği bir karabasan bekler geceni.

el

uykudasın, uzağındayım senin. ellerim senin ellerin, gözlerim senin gözlerin, düş görüyorsun benim görmediğim. uykudasın, uzağımdasın. ekran karşısında tuşlara basan parmaklar senin, düşler yazıyorum, duymadığım. bir yerde bir kedi miyavlıyor, yalnzılığına misafir çağrısı değil bu, belki ağıt biten geceye. biten bir yaşama ağıtlar, bitişin kendine duyulan özlemle yakılan ağıtlar. çınlıyor kulaklarım. metal bir duvara karşı duruyor zaman, metal yakıyor zamanı. bir kaç bıyıklı adamın konuşmaları yürüyor sokağın boşluğunda. işin gücün olmadığı sabahları arşınlıyor arsızca. belki de hiç sevişmediler bir kadın bedeninde tapınarak. belki de hiç dinlemediler sessizliği alaca zamanlarda. nasıl da yoksunlar kendi yaşamlarından, nasıl da biçare. anlatsam inanmazlar... ellerin seni anlatıyor, sakin, masum.

hoşbulduk

Yahya Kemal anlatırdı, Faruk Nafiz'den de işitmiştim, pek değerliydi bu mecmua. ballandıra ballandıra anlatırlardı, şöyle güzel dergi, şunlar bunlar yazdı diye. ağzım açık dinlerdim. kaç defa sormuştum, getirsenize diye. getireceklerdi, unutuyorlardı her defasında, hevesim kursağımda bekliyordum. mahsus mu yapıyorlardı, yoksa bu dergi mevcut bile değil miydi bilmem, artık ikisine de sormak için çok geç. ya da değil mi?