Kayıtlar

ilk günah

ilk günahımızdır doğmak. boşuna değil, ana rahmine düştüğümüz an, cennetten de kovulduğumuz andır... kovulduğumuz an, belki de ana rahmine düştüğümüz andır.  ilk günahımızdır doğmak! cennet bahçesinden kovulduğumuz an, belki de ana rahmine düştüğümüz andır. 

meleklerin katli

kargaların bağırtısıyla uyanırsak,   gecenin sabahla seviştiği saatte, o zaman savaşı kazanmıştır   uyu sen insanım, meleğin naaşı dibinde sallarken kanlı hançeri günahsız bir şeytan

seni kaç kere doğurdum

sen zahmet etme yar, şeytanlarım var melekerime karılan kamçısı kanlı, keskin sen bana yüz çevir yar derim yüzülürken kaynar kazanda silerim aşk damlasını irinli yaralarımdan sen gelme, ben yine de hatırlarım ağıtlarda sayıklarken adını öğrendiğim meğer benmişim seni doğuran her bahar her ölümde daha yalandan andan candan

meydan okuma

kişiselleştirme diyerek sırt çevirmişti adam. tuhaf, ilk defa ısrar ediyordu kadın. yine yüz çevirmişlerdi, ama üstüne gidiyordu. kaçan kovalanırdı… zannediyordu ki adam, kadın fanatik hayran… ya da boyna kendisini eleştiren, dır dır eden, ilgi hasreti biri. bunu söylese adama, adam kahkahalarla gülecekti belki. "sende ışık gördüm…" oysa kadın sadece zihnine meydan okunmasına hasretti. sanmıştı ki dengi vardı karşısında, ömrü boyunca hasretini çektiği, ona yol gösterecek bir üstat. ama bunu ifade edememişti adama net bir şekilde. belki de bu adamın yolu, nihayet arzuladığı aidiyeti getirecekti. masal dünyası gibi bir şeydi. kesinlikle bir tarikattı. üstelik inanç üzerinden yol almayan bir tarikat. olabilir. körü körüne kimseyi takip etmemişti şimdiye değin. ama bu adamda anlayamadığı bir çekim vardı. şehvet değildi bu.  inancı bile bilmeyen bir adamdan amma da üstat olurdu ya. mürşit - mürit ilişkisinde teslimiyet esastı, teslim olacaktı kadın. derisini yüz...

sen öl de

öl de, binlerce ölüme sarayım aşkı ince buluttan parlak kahpelerine sevdalı kapanayım ayağına bir tekme daha bas karanlığıma savrulayım yar yeter ki sen öl de binlerce kez öleyim

yeni sevdalar doğurur hüzün

tepedeki başlık bir şiirin de başlığı; ağabeyimden daha çok değer verdiğim bir insanın yazdığı şiir bu. "ramba" yani ramazan aksu değil şiirine eleştiri yazdığımdan, okuduğumdan dahi bihaber.  şiiri maalesef buraya kopyalamak istemiyorum. yorumlarımın arasında şiirin neredeyse tüm dizelerini teker teker masaya yatıracağım, ama düzen olarak şiirin ön gördüğü sıralamayı her zaman takip etmeyeceğimden bu yazıyı daha iyi anlamanız açısından yayınlanmış olduğu web sitesinden okumanız daha sağlıklı olacaktır. aslında ne zaman amatör şair ya da yazarların etkileyici bir eserini okusam, kitabın ya da derginin kenarına, ya da çiziktirme defterime notlar alır, bu eser hakkında bir şeyler yazmalıyım derim. kısmet, yukarıda bahsettiğim şaireymiş. ramazan aksu son derece naif bir dille öyle güzel imgeler yakalamış ki, irdelememek, üzerine yazmamak mümkün değil.  daha ilk satırda korku imgesini yerleştiriyor aksu. "korkunun el yazısıydı şiirim" el yazısı kadar kişiselliği ...

sevda

gönül nasıl akmasın nasıl sevdalı divane leyla'sını hiç görmemiş  kerem'i bilmemiş bir deli olmasın ah yedi cehennemini yağdır  yar kızgın lavlarını öptüğün yalıYARlarına atıver unutursa bu deli bir anlığına seni sevda dedin yandım  yar gökyüzünü kırmızıya boya hadi ama  doğurma beni yeniden her doğuruşunda aşk büyür taşıyamaz bu deli sonra ne mecnun kalır  ne aslı,  yeryüzü muje'yi konuşur  ne olur gizli kalsın  zaten sevmiş bu deli ve hep sevecek  seni

sendeki ben

sendeki ben ben değil benden içeri inceleyin sendeki ben bir tüy ürpertisi  akşam serinliği çıktığında sıcak bir günün sonunda sendeki ben nasıl bir şey?! şaştım kaldım! bendeki sen mi?! ah hiç sorma!!!

yandım

yar hangi bendirin ince tınısından sızdın sızı oldun inceden ah  bu suretinde gelmeyecektin  yar yaktın gitarın tellerinden sızdın usulca akordeonun tuşlarından dokundun martı kanadında kondun akdeniz meltemi oldun ilkbaharda masmavi gökyüzünde belli belirsiz bulut  bahçemin çimleri  tenime değen yar hangi melodinin aşkından sızdın  sızı oldun delicesine ah  bu suretinde gelme yar yakıyorsun yakacaksın yar

13'ün ölüşü

yine vakti geldi yeryüzüne inişinin dağlanıyor yüreğim, gözlerim ah o geçmişimi unuttuğum şefkatin var olmadı  koynunda hiçliğin kucağında yitirdiğim gül uzakta yalancı bahar dalları on gün sonrasına bırakıyor kanatlarını irinli, nasırlı bedenlerini öpsem, sarmalasam, son kez şarkılara gömüyorum yüzünü gelmeyeceğini bile bile  gelme diyorum inat seninkisi acıyı gönderiyorsun yerine davullar çalınırken sessizce mavilere sığınıyorum  zaman yine de ölmüyor takvimde hala 13 mart 13 ekimle sevişiyor ne yürek kalıyor, ne göz söz acıyor, açıyor karanlığın kapısını gelmesin vakit gelmesin ne olur gelmesin

minik

Resim
tam masadan kalkacağım, o minik çenesini dayıyor ayağıma, o yumuşak tüylü çenesini. bir sıcaklık yayılıyor ayağıma. mıhlanıp kalıyorum.  tüy gibi hafif dayıyor çenesini. ayağımı incitmekten korkar gibi.   neredeyse  her masaya oturuşumda  dayıyor burnunu ayağıma, ve her defasında kala kalıyorum.  biliyor sanki. masadan kalkarsam, gideceğim. nereye gittiğim önemli değil, ondan uzağa bir yön olacak bu.   masanın altından yüzünü görmesem de sadakatle bakan minik koyu kahverengi gözlerini görür gibiyim.  eğilip bakmıyorum. heyecanlanacak öyle yaparsam. ya da minik kafasını kaldıracak hemen, beklentiyle gözlerini gözlerime gömecek.  hiç fark etmemiş gibi hareketsiz oturuyorum. nefes bile almıyorum neredeyse.  gözlerimi kapatıyorum.  sessizlik.  dışarıdan arabalar geçiyor homurtuyla. 

yar

yalıyor kızgın cehennim yalıyar karanlığında yedi denizlerin çekiyor rüzgarın  daha da derine hep derine soru soruyor sanıyor kendini bu deli faniliğinden ziyade patlıyor ciğerleri haykırırken ismini isimsiz olanın ah ah ah aşk  ölümü okşuyor şehvetinde yalın ayak bakirelerin bilmiyor  gece bitmeyecek aydınlığa kavuşmayacak güneş öpüyor yeni tomurcuklanmış şeytanların gizli yerinden gelme diyor sözcükler  sözcüler uyurken bir bir silinirken belleklerden yol açılacak belki bir olmaya  suskunluğa erdiğimizde buz cehennemin kızgın cennetinde unutulacak bellek yok olacak yok kendini yutacak bekliyor bir kuytuda avaz avaz kendini yakmış bir deli cehennem uykusundan uyandırırken şarkılarıyla sirenler yar yalıyardan düşErken gelecek zamansızlık çok yakın belki dünden de evvel

yeniden bulma

bir dervişe seslenmiş biri seni yeniden bulmam lazım dervişi bile şaşırtmış bu kıçını kaşımış, başını kaşımış, sakalını sıvazlamış sonra dönmüş bu meczuba şu lafları eylemiş: "derin laf ettin,  şaşakaldım kayıp mı ettin ki  a şaşkın? kayıp edebilmen için önce alman lazım  ben senin adını dahi bilmezken sen ne zaman kayıp ettin bu faniyi?!"

işkence

hadi yüzün derimi bir hayallerim kaldı alınmadık yine de zeus der şeytan gibi geceye karışırım

manyak

manyağın allahıyım Allah'ın manyağıyım

ayakkabı

bir öğleden sonraydı. tam köşeyi dönmüştüm ki, ayakkabıma giren taş batmış, can acısıyla durmuş, ayakkabımı çıkarmaya çalışıyordum. işimi bitirip de başımı kaldırdığımda seni gördüm.  yanımdan geçiyordun. beni görmemiş, yanımdan geçip gidiyordun işte. nutkum tutulmuşçasına bakakaldım sana. aylar olmuştu seni göreli, işte yoluma çıkmış, ama beni görmeden yanımdan geçip gidiyordun ve ben gıkımı çıkarmadan gidişini seyrediyordum. saçlarını farkettim hemen, nasıl da uzatmışsın, kalçana kadar.  o güzel biçimli kalçanı örtecekler neredeyse.  dön bak ne olur diye yalvardım, duymadın beni, adımlarını atmaya devam ettin. peşinden koşup, kolundan yakalamak istedim. şaşıran yüzünü gördüm. ya da rahatsız mı olurdun? sahi ne derdin bana?  içimden binlerce kez koştum, binlerçe kez sana sarıldım, binlerce kez o minik burnunu öptüm. belki kızardın bana, ittirirdin beni o narin kollarınla.  sen yürümeye devam ettin. o güzel saçlarını öpmek isterdim oysa, salık bırakmışsın, nasıl...

günde beş vakit sen...

sabah uyandığımda aklımda sen vardın. dişimi fırçalarken, evi temizlerken, sanki omuzumun üzerinden bakıyordun. kitap okurken, sesli okudum hoşuma giden bölümleri, sen duy diye.  burnumu pencereye dayandığımda kalan ize nasıl da kızarsın, yine dayadım burnumu, parmağını sallayarak azarla beni istedim.  kahvemi içerken sana da koydum bir fincan, sevdiğin gibi, bol sütlü.  işe giderken bilmediğim pencerelere el salladım, kesin sen de sallarsın diye. öğle yemeğine senle hangi restoranda buluşuruz heyecanıyla çıktım.  iş yerine döndüğümde, senden bir haber, bir e-posta bulacağımdan emindim.  akşam eve gelirken senin bekleyen siluetini gördüm her pencere ardında. anahtarı kilide soktuğumda tıkırtını işittim.  akşam yemeğine sevdiğin şakşukayı yaptım.  senin sevdiğin dizi oynuyordu, sana anlatırım diye izlemeye çalıştım, ortasından bakınca ne karakterleri ne konuyu anladım. kesin güleceksin bana.  başımı yastığa koyduğumda çenene bir öpücük gönderdim....

bavul

günlerden pazardı, çiçekler yeni tomurcuklanmıştı. yorgun gelmiştim eve.  tuhaf kokuyordu ev.  bir bavul duruyordu kapı kenarında.  o sevdiğin seyahat bavulu.  seni aradı gözlerim. kapılar aynı kapıydı, duvarlar aynı duvar. terliklerin her zamanki yerinde, rafta duruyordu.  seslenmek istedim sana. sesim çıkmadı.  oturdum kanapeye. evdeki bu farklılık üzerime sinmeye başladı. kıpırdamadan bekler buldum kendimi.  gözlerimi kapadım.  usulca geldin, her zaman oturduğun koltuğa yerleştin. gazeteni okumaya başladın. sevdiğin dizileri seyrettin. arada kaçamak bakışlar attın bana. gözlerimi açmaya cesaret edemedim.  akşam oluyordu, kararmaya başlamıştı oturma odası.  derin bir nefes aldım.  gözlerimi açtım.  yoktun.  o zaman anladım evdeki bu yeni kokuyu. 

söz

sen geldiğinde  söz kendini yok saydı önce ışık vardı yakıyordu, yanıyordu cehenneminde oku diyordun gölgen vurdukça karanlık dehlizlere oku fısıldıyordu gölgen senden evvel çünkü önce ışık vardı karartıyordu yürekleri hadi oku diyordun kanatların eridikçe oysa şahdamarından yakın sadece yoktuk saklanıyorduk darağaçlarına sığınıyorduk cehennemine sen gittiğinde söz lanetler yazdı okumadık

gelMe

he r bir ölüşümü eşeleyen yüzlerce ben her bir gidişimi belgeleyen ardına değin açık karanlık nasıl da durur dimdik karşımda düşü yitik, yırtık, yıkık bir şarap dinginliğinde dur  gelme henüz şizofren gecelerini bana ada sevgilim adalar çevrelesin yalnızlığımızı  adamlar sarsın acılarımızı ama adını kimse bilmesin ki her adını andığımızda biçare bilgeliğimizin  sapalım çöllere  ah o buz soğukluğunda koynun  sarmalasın yeni doğmuş bedenimi ama sakın gelme ki uzaktan seveyim seni